Sevdanın Yırtılan Yeri Broy 🛒 2006

ÖZGÜRLÜĞÜN BOYUNDAN ÖPMESİ

Tekrar dönüyorum yamaçtaki yuvama
zakkumun yaprağı nasıl yakamoza düşerse
işte böylesi bir baş dönmesi
Konukluğum her zamankinden daha çıplak
tüm pulunu yitiren kasırga
Elbise giymiyorum, bakın rüzgârlarım açık
sertleşsin yaralar, kabuk bağlasın akşam
Tutkunun dumanı sürülür acıların nargilesine
Bıyığım her sabah biraz daha zaman dışı
Geliyor yalınayak, özlemin dikeninde gül toplayarak dedemin sakalı
ellerim kanasın vapurun iskeleye yanaşmasında

Karanfil yürekli mezar taşı olmadı henüz umutlar
Dönüyorum, bırak şarkı kovsun
kusur yaklaşan kara bir seccade yolu kesen
fidelerin yaprak dökümü elmacık kemiklerde
Panolara yapıştırılan endişe
gebe kalmıyor politik düşünceye
sebepsiz kalmadı havaya fırlatılan taş

Şerbet dökülür seramiklerin altına
sezginin, yokluğun ve varlığın arasında kopan boyunbağı
harcını katmak zorunluluğu toynak pot kırmaların inşaat sırasında
Bilinir, hatanın kız sesiyle haşır neşirim
fakat zor geliyor nefes almak hastalığın yatağında
sürekli düşünmek nereye gideceği bu can vermenin
Yöneliyorum koklamak için sokağın sıcak vücudunun
şefkatine dokunmak için taşralıların
sevincine, haykırışına, gülmesine takılmak
Geri dön otun yeşilliğinde gizlenen süte
şarapta üzüm, buğdayda ekmek ellerini bekleyen
Bağışla, tekrar terk edersem
bulmak için insanda yitirdiğim özgürlüğün boyundan öpmesini
Böceğin vızıltısında uyandı tencere
ve sustu kaynayan su

İPTEKİ TÜM DÜĞÜMLER

Öykünü anlatacağım
Şekere bakar gibi bakan çocuklara
sökmem gerekti ipteki tüm düğümleri

Anlayabilirler mi diye düşünüyorum
Yüzünü taşıyan kitap nesli tükenmiş bir kuş gibi uçup gittiğini
Sarılırlar mı gözlerinde parıldayan umudun tutamacına
Korkmaz mı çocukları hayatın yarasında akan hortlaklardan
Öğrenebilirler mi ağustosun memesini nasıl aradığını kuzuların

Nasıl anlatmalıyım dostum
düşmanına selam vermek zorunda kalmaları
işçinin çilesini ve vurdumduymazlığını pazarlarda
emeğe nasıl değer biçildiğini borsanın ve ihalenin telefon çalmalarında
Konserve kutusunda hafiften paslanmış sevincini anlatmazsam
nasıl anlayacaklar çiçeğin yaprağını yolan insan sevgisini
Tanrıların nasıl yaratıp sunakların yıkıldığını
kenti kurup tahrip edildiği küçük kaşıklarla
surların taşı bulutların gitmediği yerlerden insan ve hayvan gücüyle taşınması
Öldü kentin halkı kendi nabzında
susar değnek, kadın ticaretçileri oturur namusa

Gözleri şeker yalar gibi bana bakmaktalar
elleri özlemin yanağından daha yumuşak
dudaklarında hayatın kırmızı rengi
şimdilik korkusuz bakarlar büyük insana
bir başka tatlı gülmeleri, iyilikten başka bir şey beklemez ağlamaları
Bağışla dostum, haydın çocuklar dondurma yemeye

GEREK KALMAZ

Uzaklarda gök gürlemesi
rüzgârın ve bulutun elinde olduğuna göre kaderim
çünkü duldalanacak yer yok bu şiirde
ıslanacağım demek birazdan

Güneş sıcaklığını mıhlar gölgenin etrafına
ha bire kavrulan toprağı eşer tolgasıyla
Bahar tüm yeşilliğini yaza atar tohumunu saçarak
kuraklık kökün içine saldırır, dağılır hüzünlenme
kertenkele kaçar nöbetinden

Yazlıktaki bahçenin içindeki çamın yarısı yeşil
diğeri yarısı malum
İnsanda genç yaşta bölünür özlemlere
birdenbire düğümlenir hava, çatallaşır yol
Burkulur yürek her öpüşmede, yolun iki tarafında

Dünyayı bir kenara katlayıp
açıp peyindir ve ekmeğine sarılmış bohçayı
bulutların gri çardağında kekik kokar çağ
Gözümü yumup nefesimdeki kalbi dinlerim
nedense bahçenin dışına atılan küfürdür yabancılığım

Bahçedeki demirliğin arasında örümcek ağı
her sabah toplanır gece kelebeğin kanadı
sebepsiz yere zambak çiçeklerini açar sıkıntımda
Her yağmurda ıslanır iradem
ıslandığı sürece sıcak bedeni vatanın

DİLİNDEN ÖPERİM TÜM SARILMALARIN

Ağrıyan coşkuyu sırtladım
kimi zaman doğum sancıları göbek bağını kesen
kimi zamanda uzun bir mektup yırtılan konuşmaların arasında
Maydanozun yeşili damarı, azaptan akan su arı

Susan ürkekliği taşıyorum
apartmanın boynunda sallanan çamaşır ipleri
her an biri bırakır nefes almasını aramızda
Dar yine kaç, nerde olursa olsun kırlangıç
kanadının tekini bırakıp gider seyir defterinin arasına
sonra vurulur zeytin gibi gökyüzünden

Yasaklanmış çocuk parkı yüklendi kaburgalarıma
kovulduğum kente geri döndüm
Sürgüne gönderilen duygunun kasabası boşaltılmış
Kardeşimin son mezarı kazınır
her seferinde mezara daha genç
daha genç insanı yatırmak zorunda kalan yakarış
küfür eder dolu dolu yaşamın ipindeki boncuklara
bu benim susma alışkanlığım

Sürüngen kendisini döllüyordu, çiftleşiyordu yalnızlıkla
Adım hep yabancı, uğursuz, hep git geri dönme
ağrıyan kırk üç yaşım konur desensiz çorba tabağına
hiddetlenmeniz bari gümüşten olsun ey sokakların cambazı
gümüşten olsun gözleriniz, dilinden öperim tüm sarılmaların

Çocukken bacamızda öten baykuşlar uğursuzluktu
şimdi baykuş toplanır iflas eden mahalle dükkânlarında

ISLANMAMIN GÖMLEK DEĞİŞTİRMESİ

Sağanak boşalmakta betonu yakan güneşin parmak uçlarına
nedense toprak toprak kokmuyor ıslanmanın gömlek değiştirmesinde
Binanın dış duvarında kuru bir çamur ıslanması
yoldaki çukur biraz daha külfetli ve derin mazeretlerin kırışları
Çimenler sararmış, dikenli otlar dikenlerini dökmüş
sıcaklığın kavlak sofrasına, öter çekirge talihsizliğin tarlasında
Yolculuk yine bir yerlere götürmekte dostun kırık yelkenini
bir ceylanın ölüsünü taşır gibi ilerliyor otobüs varoşlara
İstasyon ayrılığın ve buluşmanın yalaz ve küllü el sallaması
Sel doğasına göre akmakta serinliklere, çoğunun içmediği buzlu tan vakti
Hep aynı noktada bekleyişin boğulması, kundaktan düşen bebek

Üç çocuk duldalanmış balkonun altına
yağışın kesilmesini beklemekteler, ıslanma korkusu
yâda çamurlara batma, ne sayarsak sayalım
Akla gelmiyor yağmurun üstü ve altı ölenlerin gözyaşı, ekmek arası
Liman sağanağın altında yaşlı bir ananın ince yüzü
buruşmuş kırış kırış bakışları, dalgalı ince kaşı, çopurlu
son kez güler gibi bana bakan dudaklardaki elveda

Rüzgâr şu an saçları dökülmüş tarağın dişleri
sulusepken sanki öfke zamanın bakracını dolduran
Yağmur damlasının dili olsaydı ağlardı her yere düşen
Doğasız yaşamaya alışılıyor yaşamın cennetine yuvarlanırken günah
vücut boyanırken bayrağın ve ezanın içinde
Niçin çilentiyi taşıyan bulutlara ad takılmıyor
kısa ömürlü mü bu kanama, çoğalmakta mı tarihin dışına düşen gerçek
gelip geçici olduğu doğru mu peygamberlerin küfrü
Yazılan metinlerin tüm ayrıntıları toplanmış
kırıldı aynaya bakan yüzdeki tıraş yarası
Her yağışta, elde eriyip gitti soykırıma bırakılan düş

Çanakkale yolu üstünde bir kadın canına kıyar
adını kimse merak etmez, ayıptır bu
Boğanak hiddetlenir ovanın, dağın, taksinin üstüne
yaşamı terk etti serçe, vedalaşmadan, sekmesini kırarak
çamurun içinde ağlar üç çocuk anaları için
Musluktan akan suyu içemiyorum
yudumlamak zorundayım sevdanın yırtılan yerini