Mutluluğun Gülümsemesi Broy 🛒 2007

MUTLULUĞUN GÜLÜMSEMESİ

Ömrüme ara sıra mutluluğun gülümsemesi isabet eder
yağmurun nabzı kurumamış içinde saklandığım sandıkların
kaldırımlarını sökeriz geride bıraktığımız yangınların
ağlar günbatımı gözümde, anahtarı kırarım kederin içinde
oyunu bozulmuş çocuk gördüm üşümemin ortasında
kanat şakırtıları hep yeniden başlar yırtık hırkasında
kaçının emaneti gelip yapışmadı resmime
serçe seker günlerin dipçiğinde, ağlar kız kardeşim
dağılır adımım, fişeği boşalır boyun bükmenin
dinleniyor yeleğinde birinin tebessümü
karbon kâğıdı ufacık öfkesini bırakır süngerin üstüne
ve gece: sakin, terliksiz, ter soğutan anlımda

Yorgun düşmüşün döşeğinde erken kalkmanın sabah saati
geçim derdinin kımıldattığı salkım tanesi baş uçta
karanlığa sarılan börtü böcek, doğanın yasalarını genişletir
gökyüzünün ambarına dokunmama rağmen
varoşların göğü bambaşka, duygu sarılır kekik kokusuna
kentin uzak sahilinde martı seslenir budanmış denizine
iplik iplik ezberlediğim gecekondu dökülür naylon halılara
hışımla ağlar tokasının kopan lastiğinde ablam
bektaşiüzümü dökülür minicik nutuklarına
çamurlu yolculuğun güvertesine iner gezinti
fırtınada esen çocuk, yoksulluğun durağında bekler
bebek ağlamasını duyuyorum uzakta, ölürcesine öksüz

ÇEKMEK MÜMKÜN MÜ SEVDASIZLIĞI

Nereye gidersem gideyim, hangi musluktan su içersem içeyim
izim çözücünün kimyasında bırakır ışığın demir dökümünü
kasket susar, konuşur etin çürümesi, dikerler hikâyelere delgiçle öfke
kimlik fotoğrafı birikir yazıcıların tozlanmış masalarında
nefesin son durağında şemsiyeyi katlayıp bir kenara bırakır bu yaşam

Ustaların günleri de kısaldı, çatlamaya başlamış bastonu
kurumuş müşterilerin getireceği tarçın kokusu
çarçabuk silinir fotoğraftaki iz, dökülür sakalı duvar dibine
duralamadan boşaltır yaşam yüreğimdeki kovayı, sandalye boş kalır
eski imzanın kurşunu dokunmaz kâğıdın diline, geliştirici kelime etmez
yürüyüşüm ağırlaşır çırağı biten mesleklerde, pamuk tarlası gibi dökülür gece
mermerin üstündeki son tarihim sebepsiz kalır, kimse anlamaz tarlakuşunu
dağılır yürekteki vurgunluk, unuturum seviştiğim kadını, yakılır son fotoğraf

Resmini çekmek mümkün mü yüreğimde oynayan özlemin ayak bileklerini
hücreli aynalarda kederi üşüyen kâmilin titremesini surların dibinde
çekmek mümkün mü sevdasızlığı, yaşlanmanın dökülen parmaklarını
ölümü beklemenin bitemez tükenmez zamanını solan bedenin kemalinde

KOŞMAM YURTSUZ

Ne zaman yalınayak çocuk görsem, gerçeğimizin altın bileziklerinde
hayra nasıl yormam gerek bu intiharı hançerlerin eğri ve sivri uçlarında
çorapsız mevsimler geçer gözlerimin önümden
birikir ısırgan otu, zemheri zürafası gibi titrer cıvıltı
bahçesin kırlangıçlı çiti seyrek seyrek sökülür, dökülür açlığım
gülen ağızlarda yavaş yavaş destelenir mahrumluk
varlığıma giren kahpe hayat sırtını döner limanıma

Ne zaman yalınayak çocuk görsem, bizi anlatan fotoğraflarda
bıçak ışıltısı gözleri, masmavi gökte sürüsünü terk eden koyunlar
kıtlık boğazımda düğümlenir, sökülür lodosun ipi
ayağıma batar kupkuru sitem, tortulu hüzün, can verme dirilir
hazır ola geçsem, yaşam copuyla sarılır serçe yuvasına
gülümseme taş olsa da sapanımda, bir sis bombası duyarlılık
kestiğim çam kanatır koşmamı yanık kıyısında resmi mühürlerin

ÖFKE DE BİR GÜN GÖÇER

Tunç bilekli dağlara tırmanmışım, sırt çantamı boşaltarak
ağaç ürkütülmüş yapraklarını toplayarak peşime takıldı
sürahide biriken haykırışın teleğini yolar çarklar, dağlardan geri çekerek
tatil ve hafta sonunda gizlice o manzaraları çıkartırım ceketimin iç cebinden
doruğun ucunda itirazsız ve ezik kaçışlarım, bozkırın rendelenmiş rengi
konuştuğum dil bile yuvasını bozdu kartalların

Dağ hep oradaydı aklımın yettiğinden beri, annemin eteğine sarılmam gibi
hiç değişmeyen, oysa gökyüzü her gün değişir
geçmişi yitirdiğimden beri silindi aklımdaki sise banmış tepe
eve dönüşümü arayan kızılötesini bekliyor yamaçta ki yasadışlığım
top atışları uzaktaki cefanın uçurumunu söker, yuvarlanır kayalar aymazlığıma
öfke de bir gün göçer ardımız sıra, önümüz sıra devrilir nice imparatorluk