Yalan Kuyusu, 2005

YÜREĞİM

Yüreğim kanatları yolunan kelebek
gidiyorum kelimenin uçurumundan kendimi atmaya
Yaşam denilen uzun rüya
yüzünü yıkar anıların gökyüzünde

Yelkenleri açtım günlerin sayfa aralığında
ısırgan otunu sürüyorum huysuz acılarıma
Ölenlerin kalyonlarını demirlerim kalbime
ama nedense tüm küreklerim kırık

Ayrılıklarla nikâhlandım, ondan mı bu acılar
Sabrın tespih taşını yitirdim tarifsiz kederlerde
kolay değil hataların önüne diz çöküp
aynı yemini tekrarlamak

Çiğnediğim rüzgârlar kırdı özgürlüğümü
Duygularım yasaklanmış kitap
duygularım kurşun yarası
tüm silahlar yasak bana

Bir erkek ne zaman soyunup sokağa çıksa
çırılçıplak geri dönse
kendisini terk eden kadının koynuna
işte böylesi bir çaresizlik içinde
gururumun bileği taşı
Yüreğim kanatları yolunan kelebek

PARK

Çocukluğumu kıran parka gizlendim
işte burada karşılaştım hayatın acımasız cinsiyetine
Kartal kanatlı yetimlik duygusu
Ocakları sönmüş eveler doldururdu gece saatinde burayı
birde gözü kanlı delikanlıların kavgaları
Buraya haftalardır tıraş olmayan sarhoşlar
dünyalarından kaçıp gelirlerdi
ve baygın gözlerle nasıl da sarılırlardı
ördek yürüyüşlü orospuların kalçalarına
Unutulur mu bayrak ve balon satıcıları

Burada hayatın fırınına düştüm
öyle tez yandı ki tırnak altı
Dişlerimin arasında kırdığım çekirdekler
hep dönüştü yitirdiğim arkadaşlarıma
sıcak ekmek kokusu vardı hepsisinin nefesinde
Birde bekçilerin düdük sesleri
kuru bir lokma gibi boğazımda düğümlenirdi

Kestane ağacının gölgesinde ne zaman uykuya dalsam
muhakkak uçurtma olur uçardım
kuyruk olurdu okul teneffüsleri
Okuduğum tüm çocuk kitapları her akşam vakti
çocukluğumun mezarını örterdi

Şimdi gözlerim böylesi parklarda ıslanır
Burada ellerim kenetlenir boğazına
bir uçurtma gibi ağacın dalına
takılıp kalan çocuk seslerini duydukça

TOHUM

Bakarken vatanın unutulan sokaklarına
bir kahve fincanı içinde, sığındım eski bir dosta
Yüzündeki yara izi, kesik yeşil elma parçası
gömmüş çekirdeğini sevdiğinin yüreğine
sevdiği üstelik uzakta
Onu düşündükçe çocukluğu geçer gözlerimin önünden
Tahta bir atta binmiş el sallıyor annesine
geceleri yetim bırakılmış yedi sekiz yaşları

İlk yıllarında üzüntüleri şeker sanıp yerdi
sitemleri suyu tükenmeyen değirmen
Büyümesini öğrendi meze masasında ağlayan bıyıkların gözyaşında
Büyük insanların dünyalarına girmekten öylesine korkardı ki
yalanlar kuyusuna atılmasını yeğlerdi hep
Şimdi düşünmemek için durmadan
radyodaki tüm haber bültenlerini ezberler
Kan damlıyor tekrarladığı tüm cümlelerden
kısa ömrüne daha ne kadar hicran sığar
Taşıyor dudaklarından ölümün akrep kuyruğu

Şimdi tekrar oralardan ayrılıyorum
dostumun kederli ve sıcak gözlerine
baharda haberler toplamak için
Oralardan uzaklaştıktan sonra
serçe gibi sekerek girmiş güneş
yüreğindeki kara tohuma

KEDİ

Kedi miyavlıyor sigara molasında
işçiler yorgunluklarını yakıyorlar sigara dumanında
Mart kedisi gibi dolaşıyor iş kazası
İşçiler oltalarını atıyorlar
yarın ola hayır olaya
Kedi miyavlıyor, tulumun içinde çok dişli işsiz kalma korkusu
Lekelerle dolu bir hayatı paylaşıyoruz
beyaz gömleğimizin kirletmeden
Kedi miyavlıyor makinenin sesine katarak sesini

Kim örebilir işçilerin korkusundan grev
Kedi miyavlıyor ekmek kutusundaki kırıntılar için
İşçiler tezgâhın üstünde asılı suskunluklarını yontarlar

ODA

En son ne zaman dolaştı biri bu odada
duvardaki resim hâlla aynı noktaya bakmakta
çiçekler su istemiyor tavandan dökülen kireçlerden
Zarflar bu saatten sonra açılsa da ne olacak
yıldızlar sönmüş bu odanın içindeki gökyüzünden
En son kimin sesi yankılanmıştı mutluluğun penceresinde
kim ağlamıştı saadette atarken acılarını
Hangi sohbetler ateşlendi burada
hangi tartışma çamura düştü
Suyu kim soğuttu, ateşin içine akıtarak suyu
Sehpanın üstündeki spor magazinler gerçekten okundu mu
fotoğraflar gerçeği olduğu gibi yansıttı mı okurun gözlerinde
Roman en son ne zaman cana geldi
kahraman okurun kucağında nasıl öldü
Televizyondaki suikast haberi, elini kollunu
sallayarak dolaştı mı bu dört duvar arasında
Baktı mı buna benzer haberle ev sahibi
ürkek misafirlerin gözlerinin içine
Ruhi Su hangi koltukta ağırlandı
Mozart kulağını koyduğunda masanın üstüne
hangi müzik aletini kullanıyordu ev
Kimin rüyası iskele kurdu burada ufak tefek şeylere
korku nasıl bağlandı aklın kanatlarına
Kaç kişi için kahvaltı kuruldu
en son ne zaman dolaştı biri bu yürekte
Hangi soruya cevap bulabilirim ki
cevaplar sarılmışken susmaya

Sevdanın Yırtılan Yeri, 2006

ÖZGÜRLÜĞÜN BOYUNDAN ÖPMESİ

Tekrar dönüyorum yamaçtaki yuvama
zakkumun yaprağı nasıl yakamoza düşerse
işte böylesi bir baş dönmesi
Konukluğum her zamankinden daha çıplak
tüm pulunu yitiren kasırga
Elbise giymiyorum, bakın rüzgârlarım açık
sertleşsin yaralar, kabuk bağlasın akşam
Tutkunun dumanı sürülür acıların nargilesine
Bıyığım her sabah biraz daha zaman dışı
Geliyor yalınayak, özlemin dikeninde gül toplayarak dedemin sakalı
ellerim kanasın vapurun iskeleye yanaşmasında

Karanfil yürekli mezar taşı olmadı henüz umutlar
Dönüyorum, bırak şarkı kovsun
kusur yaklaşan kara bir seccade yolu kesen
fidelerin yaprak dökümü elmacık kemiklerde
Panolara yapıştırılan endişe
gebe kalmıyor politik düşünceye
sebepsiz kalmadı havaya fırlatılan taş

Şerbet dökülür seramiklerin altına
sezginin, yokluğun ve varlığın arasında kopan boyunbağı
harcını katmak zorunluluğu toynak pot kırmaların inşaat sırasında
Bilinir, hatanın kız sesiyle haşır neşirim
fakat zor geliyor nefes almak hastalığın yatağında
sürekli düşünmek nereye gideceği bu can vermenin
Yöneliyorum koklamak için sokağın sıcak vücudunun
şefkatine dokunmak için taşralıların
sevincine, haykırışına, gülmesine takılmak
Geri dön otun yeşilliğinde gizlenen süte
şarapta üzüm, buğdayda ekmek ellerini bekleyen
Bağışla, tekrar terk edersem
bulmak için insanda yitirdiğim özgürlüğün boyundan öpmesini
Böceğin vızıltısında uyandı tencere
ve sustu kaynayan su

İPTEKİ TÜM DÜĞÜMLER

Öykünü anlatacağım
Şekere bakar gibi bakan çocuklara
sökmem gerekti ipteki tüm düğümleri

Anlayabilirler mi diye düşünüyorum
Yüzünü taşıyan kitap nesli tükenmiş bir kuş gibi uçup gittiğini
Sarılırlar mı gözlerinde parıldayan umudun tutamacına
Korkmaz mı çocukları hayatın yarasında akan hortlaklardan
Öğrenebilirler mi ağustosun memesini nasıl aradığını kuzuların

Nasıl anlatmalıyım dostum
düşmanına selam vermek zorunda kalmaları
işçinin çilesini ve vurdumduymazlığını pazarlarda
emeğe nasıl değer biçildiğini borsanın ve ihalenin telefon çalmalarında
Konserve kutusunda hafiften paslanmış sevincini anlatmazsam
nasıl anlayacaklar çiçeğin yaprağını yolan insan sevgisini
Tanrıların nasıl yaratıp sunakların yıkıldığını
kenti kurup tahrip edildiği küçük kaşıklarla
surların taşı bulutların gitmediği yerlerden insan ve hayvan gücüyle taşınması
Öldü kentin halkı kendi nabzında
susar değnek, kadın ticaretçileri oturur namusa

Gözleri şeker yalar gibi bana bakmaktalar
elleri özlemin yanağından daha yumuşak
dudaklarında hayatın kırmızı rengi
şimdilik korkusuz bakarlar büyük insana
bir başka tatlı gülmeleri, iyilikten başka bir şey beklemez ağlamaları
Bağışla dostum, haydın çocuklar dondurma yemeye

GEREK KALMAZ

Uzaklarda gök gürlemesi
rüzgârın ve bulutun elinde olduğuna göre kaderim
çünkü duldalanacak yer yok bu şiirde
ıslanacağım demek birazdan

Güneş sıcaklığını mıhlar gölgenin etrafına
ha bire kavrulan toprağı eşer tolgasıyla
Bahar tüm yeşilliğini yaza atar tohumunu saçarak
kuraklık kökün içine saldırır, dağılır hüzünlenme
kertenkele kaçar nöbetinden

Yazlıktaki bahçenin içindeki çamın yarısı yeşil
diğeri yarısı malum
İnsanda genç yaşta bölünür özlemlere
birdenbire düğümlenir hava, çatallaşır yol
Burkulur yürek her öpüşmede, yolun iki tarafında

Dünyayı bir kenara katlayıp
açıp peyindir ve ekmeğine sarılmış bohçayı
bulutların gri çardağında kekik kokar çağ
Gözümü yumup nefesimdeki kalbi dinlerim
nedense bahçenin dışına atılan küfürdür yabancılığım

Bahçedeki demirliğin arasında örümcek ağı
her sabah toplanır gece kelebeğin kanadı
sebepsiz yere zambak çiçeklerini açar sıkıntımda
Her yağmurda ıslanır iradem
ıslandığı sürece sıcak bedeni vatanın

DİLİNDEN ÖPERİM TÜM SARILMALARIN

Ağrıyan coşkuyu sırtladım
kimi zaman doğum sancıları göbek bağını kesen
kimi zamanda uzun bir mektup yırtılan konuşmaların arasında
Maydanozun yeşili damarı, azaptan akan su arı

Susan ürkekliği taşıyorum
apartmanın boynunda sallanan çamaşır ipleri
her an biri bırakır nefes almasını aramızda
Dar yine kaç, nerde olursa olsun kırlangıç
kanadının tekini bırakıp gider seyir defterinin arasına
sonra vurulur zeytin gibi gökyüzünden

Yasaklanmış çocuk parkı yüklendi kaburgalarıma
kovulduğum kente geri döndüm
Sürgüne gönderilen duygunun kasabası boşaltılmış
Kardeşimin son mezarı kazınır
her seferinde mezara daha genç
daha genç insanı yatırmak zorunda kalan yakarış
küfür eder dolu dolu yaşamın ipindeki boncuklara
bu benim susma alışkanlığım

Sürüngen kendisini döllüyordu, çiftleşiyordu yalnızlıkla
Adım hep yabancı, uğursuz, hep git geri dönme
ağrıyan kırk üç yaşım konur desensiz çorba tabağına
hiddetlenmeniz bari gümüşten olsun ey sokakların cambazı
gümüşten olsun gözleriniz, dilinden öperim tüm sarılmaların

Çocukken bacamızda öten baykuşlar uğursuzluktu
şimdi baykuş toplanır iflas eden mahalle dükkânlarında

Mutluluğun Gülümsemesi, 2007

AĞLARDI GECELEYİN ÇOCUKLUĞUM

Duvar kabartmalarıyla yüzünü süsler sokak
basamağın üstüne çocukluğum yeni baştan oturur
babam yaprakta haziran ve her yaprakta ayın ilk kıvamı
annem mevsimlerin tüm yaprağı, menzilini döken
pencerenin demirlikleri durduramaz sefaleti

Oyunun kaynağından peri devşirir dünyamı
çuvalında kendi kaderini öpüp uyanır çizmeli kedi
ejderha ateş püskürtür, dolaba gizlenir dev
masalın sonu gülümseme, dünya hep aynı kalırken
pürüzlü havaya sığınır karga, tilki ve annemin gözyaşları

Yatmadan önce süvari alayı geçer pencerenin önünden
korkan bir yaştayım, korkarım korkanın umudundan
baykuş dalından inmez, çekirge ninni söyler
bir kişneme, bir ilkyaz, keloğlan günahsızlığı
dünya masalsız olsaydı, nasıl ağlardı geceleyin çocukluğum

MUTLULUĞUN GÜLÜMSEMESİ

Ömrüme ara sıra mutluluğun gülümsemesi isabet eder
yağmurun nabzı kurumamış içinde saklandığım sandıkların
kaldırımlarını sökeriz geride bıraktığımız yangınların
ağlar günbatımı gözümde, anahtarı kırarım kederin içinde
oyunu bozulmuş çocuk gördüm üşümemin ortasında
kanat şakırtıları hep yeniden başlar yırtık hırkasında
kaçının emaneti gelip yapışmadı resmime
serçe seker günlerin dipçiğinde, ağlar kız kardeşim
dağılır adımım, fişeği boşalır boyun bükmenin
dinleniyor yeleğinde birinin tebessümü
karbon kâğıdı ufacık öfkesini bırakır süngerin üstüne
ve gece: sakin, terliksiz, ter soğutan anlımda

Yorgun düşmüşün döşeğinde erken kalkmanın sabah saati
geçim derdinin kımıldattığı salkım tanesi baş uçta
karanlığa sarılan börtü böcek, doğanın yasalarını genişletir
gökyüzünün ambarına dokunmama rağmen
varoşların göğü bambaşka, duygu sarılır kekik kokusuna
kentin uzak sahilinde martı seslenir budanmış denizine
iplik iplik ezberlediğim gecekondu dökülür naylon halılara
hışımla ağlar tokasının kopan lastiğinde ablam
bektaşiüzümü dökülür minicik nutuklarına
çamurlu yolculuğun güvertesine iner gezinti
fırtınada esen çocuk, yoksulluğun durağında bekler
bebek ağlamasını duyuyorum uzakta, ölürcesine öksüz

ADLARI ESKİSİNDEN DAHA İNCE

Çocuklar karışmış sürekli kırmızı kalemle karalanan sicilime
hatıramdaki sokak en az iki adım küçülmüş
iki adım büyümüş sevgim bu dokunaklı şafak vaktine
beni döven çaylaklar ağırbaşlı birer ustabaşı
yolun virajları daha keskin, ayrılık hâlâ acımasız
soba eskisi gibi aç kömüre oduna sıcaklığımıza
okul sırası beklemekte ağabeyimin gizli gizli sigara içmesinde
yollardan evler dikilmiş, damlarda sürekli taşlar

Çocukluğumdaki arkadaşları tanımadım, gözlerinde yüzümü görünce
adları eskisinden daha ince, rüyaları virane tümseği
gelişim ayaküstünde bitti, yuvasından hiç uçmadı leylek
hiç geri dönmedi tarih, tohumun kabuğunu soymadı
kaçımız terk etti dünü, bu güne dokunmadan kaçı uzandı sevdiğine
döktü tüm fındıklarını ağaç, toplandı öfke umutsuzluğun yufkasında
parsellenen anıda yeşertmiş içimdeki sevgi, vurma karacayı
bellek kımıltısında öğleüstü, her teşebbüste acımız iç ice
okulun bando takımı hâlâ çalıyor uykularımda

ÇEKMEK MÜMKÜN MÜ SEVDASIZLIĞI

Nereye gidersem gideyim, hangi musluktan su içersem içeyim
izim çözücünün kimyasında bırakır ışığın demir dökümünü
kasket susar, konuşur etin çürümesi, dikerler hikâyelere delgiçle öfke
kimlik fotoğrafı birikir yazıcıların tozlanmış masalarında
nefesin son durağında şemsiyeyi katlayıp bir kenara bırakır bu yaşam

Ustaların günleri de kısaldı, çatlamaya başlamış bastonu
kurumuş müşterilerin getireceği tarçın kokusu
çarçabuk silinir fotoğraftaki iz, dökülür sakalı duvar dibine
duralamadan boşaltır yaşam yüreğimdeki kovayı, sandalye boş kalır
eski imzanın kurşunu dokunmaz kâğıdın diline, geliştirici kelime etmez
yürüyüşüm ağırlaşır çırağı biten mesleklerde, pamuk tarlası gibi dökülür gece
mermerin üstündeki son tarihim sebepsiz kalır, kimse anlamaz tarlakuşunu
dağılır yürekteki vurgunluk, unuturum seviştiğim kadını, yakılır son fotoğraf

Resmini çekmek mümkün mü yüreğimde oynayan özlemin ayak bileklerini
hücreli aynalarda kederi üşüyen kâmilin titremesini surların dibinde
çekmek mümkün mü sevdasızlığı, yaşlanmanın dökülen parmaklarını
ölümü beklemenin bitemez tükenmez zamanını solan bedenin kemalinde

KOŞMAM YURTSUZ

Ne zaman yalınayak çocuk görsem, gerçeğimizin altın bileziklerinde
hayra nasıl yormam gerek bu intiharı hançerlerin eğri ve sivri uçlarında
çorapsız mevsimler geçer gözlerimin önümden
birikir ısırgan otu, zemheri zürafası gibi titrer cıvıltı
bahçesin kırlangıçlı çiti seyrek seyrek sökülür, dökülür açlığım
gülen ağızlarda yavaş yavaş destelenir mahrumluk
varlığıma giren kahpe hayat sırtını döner limanıma

Ne zaman yalınayak çocuk görsem, bizi anlatan fotoğraflarda
bıçak ışıltısı gözleri, masmavi gökte sürüsünü terk eden koyunlar
kıtlık boğazımda düğümlenir, sökülür lodosun ipi
ayağıma batar kupkuru sitem, tortulu hüzün, can verme dirilir
hazır ola geçsem, yaşam copuyla sarılır serçe yuvasına
gülümseme taş olsa da sapanımda, bir sis bombası duyarlılık
kestiğim çam kanatır koşmamı yanık kıyısında resmi mühürlerin

Verzamelbundel Doorbloeiend Heimwee

WIJ KREGEN EEN GEIT CADEAU

Wij kregen een geit cadeau
wat moeten wij met een geit dacht ik
een lelijk beest met een sik
om te grazen lieten wij haar in de tuin
eerst at ze het gras op, daarna de schuur, de schutting
waar is het mes, schreeuwde ik
wij moeten dat beest slachten
maak je geen zorgen zei mijn vrouw
het is maar een mager geitje
toen at het beest de voorgevel van het huis
waar is het mes, schreeuwde ik nogmaals
het is tegen de wet, zei mijn vrouw
om een geit te slachten in je huis
het dak van het huis was intussen verdwenen
wij moeten aan de wet gehoorzamen
zei mijn vrouw terwijl ze toekeek
hoe haar garderobe verdween in de bek van het monster
ik werd wanhopig, belde enkele vrienden
ook zij hadden een geit cadeau gekregen
het is ons lot zeiden de stemmen aan de andere kant
mijn hele huis was verdwenen in dat monster
nu loopt dat beest naar mijn auto
laat het beest met rust, zei mijn vrouw
wat hebben wij aan een auto
als wij geen huis meer hebben
toen liep de geit naar mijn vrouw
ze schreeuwde van angst om hulp
op de grond lag alleen nog het mes

Uit: DOORBLOEIEND HEIMWEE. Uitgever: Free Musketeers, 2011

DIE DAG

Een zwarte zangeres op het podium
met haar betoverende stem
buigt nederig voor haar publiek
het publiek, een staande ovatie
Wat een mooie foto zal dit zijn
in het album van de eeuw
maar de fotograaf van de troonzaal
heeft het te druk op het slagveld
met hartverscheurende klaagliederen van moeders
Zodoende zal er geen foto zijn van deze avond
de zangeres zal uiteindelijk sterven, het publiek
voor haar en na haar
Alleen het applaus
ook al zal het lijkbleek zijn
zal men terug kunnen vinden in de verre toekomst
als men deze dag opgraaft tussen de puinhopen

Uit: DOORBLOEIEND HEIMWEE. Uitgever: Free Musketeers, 2011

Verzamelbundel De stem die baart

Bundel is te bestellen bij: Lipari Uitgeverij https://lipari.nl/shop#!/Stem-die-baart/p/125147616/category=0

Alle
bladeren
vallen

Op het strand keek ik naar de horizon.
Ik ben niet de zee, zei de oceaan. Ik ben de woestijn,
die achterblijft als alle schepen zinken.
Oh, wat een droefheid, toen ik hoorde dat alle sterren
vogels waren van het heelal.
Alle vissen zwemmen naar de wolken.

Op een heuvel keek ik over de randen van het bos.
Ik ben niet het bos, zei het woud. Ik ben het water
dat je elke dag drinkt, je handen wast.
Oh, wat een kommer, dat een waterval huilt,
als pluimgras in de storm. Het meer is een berk
die breekt, alle bladeren vallen als neerslag,
onafgebroken vallen de kruimels van twijfel.

Ik stond in de woonkamer, keek naar mijn vrouw.
Kijk niet naar mijn handen, zei ze.
Straks zal je wakker worden,
dan ben ik niet de vrouw waar je zo van houdt.
Ik werd niet wakker. Oh, wat een ondergang,
om te zien hoe ik van deze vrouw hield.
Hoe ze naast mij ligt te huilen, voorovergebogen
over mijn dood.

Uit: De stem die baart Uitgegeven door Uitgeverij Lipari Utrecht 2018

Een wandeling
wacht

Niet alleen de bomen lijken op dit land,
de bloemen doen dat ook, het gras lijkt op dit land
de dakpannen niet te vergeten.

Vooral het gesprek over kinderen lijkt op dit land
hoe vrouwen gehaast fietsen, mannen mopperen
over politiek. Wat in het bijzonder op dit land lijkt
zijn de warme woonkamers. Door het raam
naar buiten kijken, thuis of in de trein.
Almaar op zoek naar iets nieuws.

Wat eveneens op dit mooie land lijkt
zijn oude mensen die graag door willen gaan,
het moeilijk vinden om te stoppen.
Bang zijn voor een vreemde, ook al komt die
van de andere kant van het land.

Ook de grachten en het water dat golft
in de wind. Maar het meest lijkt dit land op
de duinen waar een wandeling wacht
op een wandelaar.

Uit: DE STEM DIE BAART Uitgegeven door Uitgeverij Lipari Utrecht 2018

In het park

Hou weet ik hou oud de boom in het park is
ik blijf nu veel langer onder hem staan
om naar zijn kruin te staren, in het begin
was zijn schaduw voldoende voor mij alleen
nu kunnen al mijn vrienden eronder.

De vrouwen die komen om uit te rusten
worden elke dag mooier
ik kijk toe hoe de omgeving verandert in een woonwijk,
in steen en nog meer steen.

Hoe de evolutie alles voor mijn ogen
verandert in toekomst
mensen komen, mensen gaan
met nieuwe woorden voor eeuwigheid.

Ik luister naar de adviezen van mijn kinderen
word niet meer woedend als ergens een oorlog uitbreekt
of iemand ten onrechte wordt veroordeeld
ik ben dan alleen maar verdrietig.

Hoe ik weet dat de boom oud is
dat zie ik aan de voeten en handen van mijn geliefde
ze zijn niet meer zo sterk
maar krachtig in het troosten van een oude man.

Uit: DE STEM DIE BAART Uitgegeven door Uitgeverij Lipari Utrecht 2018

Goodbye

Nu is het zo ver. De slaapzak is ingepakt,
de tassen staan klaar, de hond heeft een slecht
voorgevoel. Voor het laatst een omarming,
een kus op de wang. De fiets volgepakt als een muilezel,
de route uitgestippeld naar het onbekende.
Raadsmannen om raad gevraagd, de goot
van het dak schoongemaakt, hout gehakt
voor de hele winter, iedereen gebeld
die iets voor je betekende. De kamer opgeruimd,
klaar voor verhuur, medicijnen geteld,
de kaart voor de laatste keer dubbelgevouwen.
Twijfelachtige belofte gedaan dat je met zekerheid
terugkomt. Daar ga je dan, je ziet de contouren
van je vertrouwde stad, rookwolken uit schoorstenen
naar de hemel stijgen. Wolken en de hemel die uiteindelijk
de mens zullen overleven. Nu kan je nog aan alles denken,
wat je achterlaat en wat je meeneemt, alles tot nu toe.
Straks als je hongerig en koud bent, geen herberg vindt
om te overnachten, ergens verzwakt in een bos
overnacht in je tent, helemaal alleen, dan zal je wereld
eindelijk klein worden, daar zal alles je loslaten
wat je gevangen had genomen. Je zult jezelf terugvinden.
Wie weet om te sterven, op de juiste manier.

Uit: DE STEM DIE BAART Uitgegeven door Uitgeverij Lipari Utrecht 2018

Kleine vrouwen

Ze lijken op kleine appels die hangen
aan hun takken. Kleine vrouwen hebben kleine tranen
maar hun tranen zijn diep. Kleine vrouwen
hebben kleine handen, kleine voeten
die alle last moeten verplaatsen.
Maar hun benen zijn sterk
om hun bezopen mannen naar huis te dragen.
Je weet nooit wanneer kleine vrouwen komen,
wanneer ze vertrekken uit de schoot van het leven.

Ik geef om kleine vrouwen, omdat ze sneller
bang zijn in het donker. Kleine vrouwen
zijn als vlinders, hun haren de zeewind, hun stem
de waterdruppels op de beek. Kleine vrouwen
zijn de paar zinnen van een kort gebed.
Dat je uitspreekt op het mooiste moment.

Ik geef om kleine vrouwen, als ik zie
hoe ze grote vrouwen troosten, hoe ze kinderen baren
die mettertijd als bomen om hen heen staan.
Hoe ze van een huis een nest maken.
Ik geef om kleine vrouwen
als ik zie hoe bedroefd ze kunnen zijn. Hoe verslagen,
hoe in elkaar gezakt, hoe vernederd, hoe teleurgesteld
ze kunnen worden. Hoe ze elke dag opnieuw opstaan,
elke dag sterker, ik hou van ze.

Uit: DE STEM DIE BAART Uitgegeven door Uitgeverij Lipari Utrecht 2018

Verzamelbundel Hartslagen van de mus

ALLEEN JIJ ZAL MIJ HOREN BLOND MEISJE

Vannacht sluip ik stilletjes jullie huis binnen
steel het gepiep van de trap
Ik kom kijken hoe vredig jij slaapt
zonder aarzelen loop ik naar de slaapkamer van je ouders
om hun gesnurk te stelen
In de badkamer zal ik het druppelen van de kraan ontvreemden
zodat je ouders het geluid van water niet kunnen horen
als ze zich de volgende ochtend gaan wassen
Vannacht kom ik langs
in mijn ene hand een lantaarn
in de andere hand een zak waarin ik geluid kan stoppen
Ik zal alle klanken uit jullie huis stelen
die vastzitten aan het plafond, aan de tafel, op de vloer
Ik zal met de stoelen gaan schuiven
met mijn vuist tegen de ramen bonzen
de deuren dicht slaan
de deksels van de pannen gebruiken als bekkens
Al het geluid dat vrijkomt in het huis zal ik meenemen
Alleen jij zal de volgende ochtend nog alles kunnen horen
je ouders zullen noodgedwongen naar buiten rennen
wat ik achterlaat voor hen is het geschreeuw van de wanhoop
Dan zal ik zeggen:
Zo voelt het als je door oorlog
je huis en haard verlaat
hoe goed en snel je ook inpakt
het geluid van je huis kan je nooit meenemen
Maar je ouders zullen ook mij niet kunnen horen
Dan zullen wij hand in hand naar de vrede gaan
om alle geluid weer vrij te laten

Uit: HARTSLAGEN VAN EEN MUS. Uitgever: Free Musketeers, 2015

EEN LICHTBAL IN DE TUNNEL

De geschiedenis is geen vis die uit een net ontsnapt
of een doodvonnis op maandagmorgen
De geschiedenis heeft geen tentakels of voelsprieten
bouwt niet op versleten hersens, gebroken lansen
is geen eer naar het hiernamaals
of een roep in een kerker, geen naam in de ruimte
met de gedachte dat er ergens toch iets is
Ze volgt niet het spoor van een kever naar zijn nest
plukt geen vrucht uit zijn boom
Ze is geen sneeuwvlokje
dat een lawine veroorzaakt in de bergen
waar een koningszoon sterft
of een versteend bot dat in een donkere kelder
van een museum wacht op spieren en huid
De geschiedenis is ook geen bombardement
op het verleden, noch rechtvaardigt zij iets
Heeft niet eens een mond of een tong
geen bewustzijn, haar ogen zijn blind
zal ook niet sterven want niemand
zal voor haar een graf graven
Loopt niet weg, is geen invasie
slingert niet over bruggen en pleegt geen overspel
De geschiedenis liquideert helden niet
confirmeert niets en zal geen vijand elimineren
is geen recessie op de beurs
De geschiedenis kent geen perspectief of lotgevallen
ze gooit alleen een lichtbal in de tunnel van de toekomst

Uit: HARTSLAGEN VAN EEN MUS. Uitgever: Free Musketeers, 2015

DE NAAM VAN DE ASIELZOEKER

Hij pakte een stuk karton
begon erop te tekenen met een viltstift
Eerst verschenen kleine bergen die op heuvels leken
een zon, je kon niet zien of hij onderging of opkwam
Toen verscheen een rivier aan de linkerzijde
als een slinger kwam zij van de bergen naar beneden
Aan de rechterkant tekende hij huizen
huizen met platte daken
met veel te grote deuren en ramen
zulke vredige dorpen heb ik veel gezien
Hij tekende kinderen, wel twintig kleine poppen
schapen als wandelende wolken
Ik zag een tedere glimlach op zijn lippen
mijn dorp, zei hij met trots
Hij keek er enkele minuten naar
sloot zijn ogen
Toen hij ze opende, opende verdriet haar venster
Helikopters cirkelden boven de horizon
huizen begonnen te branden
pantservoertuigen staken de rivier over
Hij tekende soldaten
ze leken op zwarte kogels met armen en voeten
Na vijftien minuten was de koffiepauze om
wij moesten aan het werk
Zo gaat het nu eenmaal in een fabriek
de tekening belandde in de kartonbak
Acht maanden heb ik met hem gewerkt, elf jaar geleden
Wat was ook alweer de naam van die jongeman
een man die nog te jong was om volwassen te worden

Uit: HARTSLAGEN VAN EEN MUS. Uitgever: Free Musketeers, 2015