Kunst vaarroute Amersfoort. 2005

Kunstwerk van Margarethe Broers

Kunst vaarroute Amersfoort

Ter gelegenheid van de Kunstvaarroute schreef Ali Serik een gedicht bij een beeldend kunstwerk van Margarethe Broers.

Het zelfde, voor ander kunstwerken werd gedaan door dichters Marlies Somers, Sieger Baljon, Gerard Beentjes, Catharina Blaauwendraad, Eva Cox, Henjo Hekman, Paul Janssen, Fethi Killi, Joz Knoop, Wichhard Maassen, Elly Mense, Fred Papenhove, Fred Penninga, Patty Scholten, Ali Şerik, Wim van Til, Mieke Vermeulen en Guido van der Wolk. Diana Ozon, De andere kunstenaars waren: Ron Jagers,Ger de Joode, Michiel Jansen, Adriana Nichting, Lucia Fransen, Nora Baetens, Lourise Hessen, Mirjam Wind, Barbara Blasing, Lia Koster, Anna van Suchtelen, Cornelia Nauta, Theo van der Hoeven, Jolanda Meulendijks, Krijnie Beyen, Corrie van der Vendel, Ellen Faber.

Vestiging

Op de onzichtbare waterlijn
waar de hemel begint
en waar het water eindigt
hangt mijn schaduw
als een hemelblauwe spiegel
vogels vliegen doorheen met mijn twijfels

Op de sluimerende waterlijn
waar het water begint
en waar de hemel eindigt
hangt mijn schaduw
dansend zonder nat te worden
de vissen bestormen mijn vesting

Op de verborgen waterlijn
waar het verlangen begint
en waar de schoonheid van angst eindigt
hangen mijn torens met draken
tussen hemel en water branden mijn laatste kaarsen
veroverd door de gulzige ogen van de kijker

Yalan Kuyusu, 2005

YÜREĞİM

Yüreğim kanatları yolunan kelebek
gidiyorum kelimenin uçurumundan kendimi atmaya
Yaşam denilen uzun rüya
yüzünü yıkar anıların gökyüzünde

Yelkenleri açtım günlerin sayfa aralığında
ısırgan otunu sürüyorum huysuz acılarıma
Ölenlerin kalyonlarını demirlerim kalbime
ama nedense tüm küreklerim kırık

Ayrılıklarla nikâhlandım, ondan mı bu acılar
Sabrın tespih taşını yitirdim tarifsiz kederlerde
kolay değil hataların önüne diz çöküp
aynı yemini tekrarlamak

Çiğnediğim rüzgârlar kırdı özgürlüğümü
Duygularım yasaklanmış kitap
duygularım kurşun yarası
tüm silahlar yasak bana

Bir erkek ne zaman soyunup sokağa çıksa
çırılçıplak geri dönse
kendisini terk eden kadının koynuna
işte böylesi bir çaresizlik içinde
gururumun bileği taşı
Yüreğim kanatları yolunan kelebek

PARK

Çocukluğumu kıran parka gizlendim
işte burada karşılaştım hayatın acımasız cinsiyetine
Kartal kanatlı yetimlik duygusu
Ocakları sönmüş eveler doldururdu gece saatinde burayı
birde gözü kanlı delikanlıların kavgaları
Buraya haftalardır tıraş olmayan sarhoşlar
dünyalarından kaçıp gelirlerdi
ve baygın gözlerle nasıl da sarılırlardı
ördek yürüyüşlü orospuların kalçalarına
Unutulur mu bayrak ve balon satıcıları

Burada hayatın fırınına düştüm
öyle tez yandı ki tırnak altı
Dişlerimin arasında kırdığım çekirdekler
hep dönüştü yitirdiğim arkadaşlarıma
sıcak ekmek kokusu vardı hepsisinin nefesinde
Birde bekçilerin düdük sesleri
kuru bir lokma gibi boğazımda düğümlenirdi

Kestane ağacının gölgesinde ne zaman uykuya dalsam
muhakkak uçurtma olur uçardım
kuyruk olurdu okul teneffüsleri
Okuduğum tüm çocuk kitapları her akşam vakti
çocukluğumun mezarını örterdi

Şimdi gözlerim böylesi parklarda ıslanır
Burada ellerim kenetlenir boğazına
bir uçurtma gibi ağacın dalına
takılıp kalan çocuk seslerini duydukça

TOHUM

Bakarken vatanın unutulan sokaklarına
bir kahve fincanı içinde, sığındım eski bir dosta
Yüzündeki yara izi, kesik yeşil elma parçası
gömmüş çekirdeğini sevdiğinin yüreğine
sevdiği üstelik uzakta
Onu düşündükçe çocukluğu geçer gözlerimin önünden
Tahta bir atta binmiş el sallıyor annesine
geceleri yetim bırakılmış yedi sekiz yaşları

İlk yıllarında üzüntüleri şeker sanıp yerdi
sitemleri suyu tükenmeyen değirmen
Büyümesini öğrendi meze masasında ağlayan bıyıkların gözyaşında
Büyük insanların dünyalarına girmekten öylesine korkardı ki
yalanlar kuyusuna atılmasını yeğlerdi hep
Şimdi düşünmemek için durmadan
radyodaki tüm haber bültenlerini ezberler
Kan damlıyor tekrarladığı tüm cümlelerden
kısa ömrüne daha ne kadar hicran sığar
Taşıyor dudaklarından ölümün akrep kuyruğu

Şimdi tekrar oralardan ayrılıyorum
dostumun kederli ve sıcak gözlerine
baharda haberler toplamak için
Oralardan uzaklaştıktan sonra
serçe gibi sekerek girmiş güneş
yüreğindeki kara tohuma

KEDİ

Kedi miyavlıyor sigara molasında
işçiler yorgunluklarını yakıyorlar sigara dumanında
Mart kedisi gibi dolaşıyor iş kazası
İşçiler oltalarını atıyorlar
yarın ola hayır olaya
Kedi miyavlıyor, tulumun içinde çok dişli işsiz kalma korkusu
Lekelerle dolu bir hayatı paylaşıyoruz
beyaz gömleğimizin kirletmeden
Kedi miyavlıyor makinenin sesine katarak sesini

Kim örebilir işçilerin korkusundan grev
Kedi miyavlıyor ekmek kutusundaki kırıntılar için
İşçiler tezgâhın üstünde asılı suskunluklarını yontarlar

ODA

En son ne zaman dolaştı biri bu odada
duvardaki resim hâlla aynı noktaya bakmakta
çiçekler su istemiyor tavandan dökülen kireçlerden
Zarflar bu saatten sonra açılsa da ne olacak
yıldızlar sönmüş bu odanın içindeki gökyüzünden
En son kimin sesi yankılanmıştı mutluluğun penceresinde
kim ağlamıştı saadette atarken acılarını
Hangi sohbetler ateşlendi burada
hangi tartışma çamura düştü
Suyu kim soğuttu, ateşin içine akıtarak suyu
Sehpanın üstündeki spor magazinler gerçekten okundu mu
fotoğraflar gerçeği olduğu gibi yansıttı mı okurun gözlerinde
Roman en son ne zaman cana geldi
kahraman okurun kucağında nasıl öldü
Televizyondaki suikast haberi, elini kollunu
sallayarak dolaştı mı bu dört duvar arasında
Baktı mı buna benzer haberle ev sahibi
ürkek misafirlerin gözlerinin içine
Ruhi Su hangi koltukta ağırlandı
Mozart kulağını koyduğunda masanın üstüne
hangi müzik aletini kullanıyordu ev
Kimin rüyası iskele kurdu burada ufak tefek şeylere
korku nasıl bağlandı aklın kanatlarına
Kaç kişi için kahvaltı kuruldu
en son ne zaman dolaştı biri bu yürekte
Hangi soruya cevap bulabilirim ki
cevaplar sarılmışken susmaya

Sevdanın Yırtılan Yeri, 2006

ÖZGÜRLÜĞÜN BOYUNDAN ÖPMESİ

Tekrar dönüyorum yamaçtaki yuvama
zakkumun yaprağı nasıl yakamoza düşerse
işte böylesi bir baş dönmesi
Konukluğum her zamankinden daha çıplak
tüm pulunu yitiren kasırga
Elbise giymiyorum, bakın rüzgârlarım açık
sertleşsin yaralar, kabuk bağlasın akşam
Tutkunun dumanı sürülür acıların nargilesine
Bıyığım her sabah biraz daha zaman dışı
Geliyor yalınayak, özlemin dikeninde gül toplayarak dedemin sakalı
ellerim kanasın vapurun iskeleye yanaşmasında

Karanfil yürekli mezar taşı olmadı henüz umutlar
Dönüyorum, bırak şarkı kovsun
kusur yaklaşan kara bir seccade yolu kesen
fidelerin yaprak dökümü elmacık kemiklerde
Panolara yapıştırılan endişe
gebe kalmıyor politik düşünceye
sebepsiz kalmadı havaya fırlatılan taş

Şerbet dökülür seramiklerin altına
sezginin, yokluğun ve varlığın arasında kopan boyunbağı
harcını katmak zorunluluğu toynak pot kırmaların inşaat sırasında
Bilinir, hatanın kız sesiyle haşır neşirim
fakat zor geliyor nefes almak hastalığın yatağında
sürekli düşünmek nereye gideceği bu can vermenin
Yöneliyorum koklamak için sokağın sıcak vücudunun
şefkatine dokunmak için taşralıların
sevincine, haykırışına, gülmesine takılmak
Geri dön otun yeşilliğinde gizlenen süte
şarapta üzüm, buğdayda ekmek ellerini bekleyen
Bağışla, tekrar terk edersem
bulmak için insanda yitirdiğim özgürlüğün boyundan öpmesini
Böceğin vızıltısında uyandı tencere
ve sustu kaynayan su

İPTEKİ TÜM DÜĞÜMLER

Öykünü anlatacağım
Şekere bakar gibi bakan çocuklara
sökmem gerekti ipteki tüm düğümleri

Anlayabilirler mi diye düşünüyorum
Yüzünü taşıyan kitap nesli tükenmiş bir kuş gibi uçup gittiğini
Sarılırlar mı gözlerinde parıldayan umudun tutamacına
Korkmaz mı çocukları hayatın yarasında akan hortlaklardan
Öğrenebilirler mi ağustosun memesini nasıl aradığını kuzuların

Nasıl anlatmalıyım dostum
düşmanına selam vermek zorunda kalmaları
işçinin çilesini ve vurdumduymazlığını pazarlarda
emeğe nasıl değer biçildiğini borsanın ve ihalenin telefon çalmalarında
Konserve kutusunda hafiften paslanmış sevincini anlatmazsam
nasıl anlayacaklar çiçeğin yaprağını yolan insan sevgisini
Tanrıların nasıl yaratıp sunakların yıkıldığını
kenti kurup tahrip edildiği küçük kaşıklarla
surların taşı bulutların gitmediği yerlerden insan ve hayvan gücüyle taşınması
Öldü kentin halkı kendi nabzında
susar değnek, kadın ticaretçileri oturur namusa

Gözleri şeker yalar gibi bana bakmaktalar
elleri özlemin yanağından daha yumuşak
dudaklarında hayatın kırmızı rengi
şimdilik korkusuz bakarlar büyük insana
bir başka tatlı gülmeleri, iyilikten başka bir şey beklemez ağlamaları
Bağışla dostum, haydın çocuklar dondurma yemeye

GEREK KALMAZ

Uzaklarda gök gürlemesi
rüzgârın ve bulutun elinde olduğuna göre kaderim
çünkü duldalanacak yer yok bu şiirde
ıslanacağım demek birazdan

Güneş sıcaklığını mıhlar gölgenin etrafına
ha bire kavrulan toprağı eşer tolgasıyla
Bahar tüm yeşilliğini yaza atar tohumunu saçarak
kuraklık kökün içine saldırır, dağılır hüzünlenme
kertenkele kaçar nöbetinden

Yazlıktaki bahçenin içindeki çamın yarısı yeşil
diğeri yarısı malum
İnsanda genç yaşta bölünür özlemlere
birdenbire düğümlenir hava, çatallaşır yol
Burkulur yürek her öpüşmede, yolun iki tarafında

Dünyayı bir kenara katlayıp
açıp peyindir ve ekmeğine sarılmış bohçayı
bulutların gri çardağında kekik kokar çağ
Gözümü yumup nefesimdeki kalbi dinlerim
nedense bahçenin dışına atılan küfürdür yabancılığım

Bahçedeki demirliğin arasında örümcek ağı
her sabah toplanır gece kelebeğin kanadı
sebepsiz yere zambak çiçeklerini açar sıkıntımda
Her yağmurda ıslanır iradem
ıslandığı sürece sıcak bedeni vatanın

DİLİNDEN ÖPERİM TÜM SARILMALARIN

Ağrıyan coşkuyu sırtladım
kimi zaman doğum sancıları göbek bağını kesen
kimi zamanda uzun bir mektup yırtılan konuşmaların arasında
Maydanozun yeşili damarı, azaptan akan su arı

Susan ürkekliği taşıyorum
apartmanın boynunda sallanan çamaşır ipleri
her an biri bırakır nefes almasını aramızda
Dar yine kaç, nerde olursa olsun kırlangıç
kanadının tekini bırakıp gider seyir defterinin arasına
sonra vurulur zeytin gibi gökyüzünden

Yasaklanmış çocuk parkı yüklendi kaburgalarıma
kovulduğum kente geri döndüm
Sürgüne gönderilen duygunun kasabası boşaltılmış
Kardeşimin son mezarı kazınır
her seferinde mezara daha genç
daha genç insanı yatırmak zorunda kalan yakarış
küfür eder dolu dolu yaşamın ipindeki boncuklara
bu benim susma alışkanlığım

Sürüngen kendisini döllüyordu, çiftleşiyordu yalnızlıkla
Adım hep yabancı, uğursuz, hep git geri dönme
ağrıyan kırk üç yaşım konur desensiz çorba tabağına
hiddetlenmeniz bari gümüşten olsun ey sokakların cambazı
gümüşten olsun gözleriniz, dilinden öperim tüm sarılmaların

Çocukken bacamızda öten baykuşlar uğursuzluktu
şimdi baykuş toplanır iflas eden mahalle dükkânlarında

Mutluluğun Gülümsemesi, 2007

AĞLARDI GECELEYİN ÇOCUKLUĞUM

Duvar kabartmalarıyla yüzünü süsler sokak
basamağın üstüne çocukluğum yeni baştan oturur
babam yaprakta haziran ve her yaprakta ayın ilk kıvamı
annem mevsimlerin tüm yaprağı, menzilini döken
pencerenin demirlikleri durduramaz sefaleti

Oyunun kaynağından peri devşirir dünyamı
çuvalında kendi kaderini öpüp uyanır çizmeli kedi
ejderha ateş püskürtür, dolaba gizlenir dev
masalın sonu gülümseme, dünya hep aynı kalırken
pürüzlü havaya sığınır karga, tilki ve annemin gözyaşları

Yatmadan önce süvari alayı geçer pencerenin önünden
korkan bir yaştayım, korkarım korkanın umudundan
baykuş dalından inmez, çekirge ninni söyler
bir kişneme, bir ilkyaz, keloğlan günahsızlığı
dünya masalsız olsaydı, nasıl ağlardı geceleyin çocukluğum

MUTLULUĞUN GÜLÜMSEMESİ

Ömrüme ara sıra mutluluğun gülümsemesi isabet eder
yağmurun nabzı kurumamış içinde saklandığım sandıkların
kaldırımlarını sökeriz geride bıraktığımız yangınların
ağlar günbatımı gözümde, anahtarı kırarım kederin içinde
oyunu bozulmuş çocuk gördüm üşümemin ortasında
kanat şakırtıları hep yeniden başlar yırtık hırkasında
kaçının emaneti gelip yapışmadı resmime
serçe seker günlerin dipçiğinde, ağlar kız kardeşim
dağılır adımım, fişeği boşalır boyun bükmenin
dinleniyor yeleğinde birinin tebessümü
karbon kâğıdı ufacık öfkesini bırakır süngerin üstüne
ve gece: sakin, terliksiz, ter soğutan anlımda

Yorgun düşmüşün döşeğinde erken kalkmanın sabah saati
geçim derdinin kımıldattığı salkım tanesi baş uçta
karanlığa sarılan börtü böcek, doğanın yasalarını genişletir
gökyüzünün ambarına dokunmama rağmen
varoşların göğü bambaşka, duygu sarılır kekik kokusuna
kentin uzak sahilinde martı seslenir budanmış denizine
iplik iplik ezberlediğim gecekondu dökülür naylon halılara
hışımla ağlar tokasının kopan lastiğinde ablam
bektaşiüzümü dökülür minicik nutuklarına
çamurlu yolculuğun güvertesine iner gezinti
fırtınada esen çocuk, yoksulluğun durağında bekler
bebek ağlamasını duyuyorum uzakta, ölürcesine öksüz

ADLARI ESKİSİNDEN DAHA İNCE

Çocuklar karışmış sürekli kırmızı kalemle karalanan sicilime
hatıramdaki sokak en az iki adım küçülmüş
iki adım büyümüş sevgim bu dokunaklı şafak vaktine
beni döven çaylaklar ağırbaşlı birer ustabaşı
yolun virajları daha keskin, ayrılık hâlâ acımasız
soba eskisi gibi aç kömüre oduna sıcaklığımıza
okul sırası beklemekte ağabeyimin gizli gizli sigara içmesinde
yollardan evler dikilmiş, damlarda sürekli taşlar

Çocukluğumdaki arkadaşları tanımadım, gözlerinde yüzümü görünce
adları eskisinden daha ince, rüyaları virane tümseği
gelişim ayaküstünde bitti, yuvasından hiç uçmadı leylek
hiç geri dönmedi tarih, tohumun kabuğunu soymadı
kaçımız terk etti dünü, bu güne dokunmadan kaçı uzandı sevdiğine
döktü tüm fındıklarını ağaç, toplandı öfke umutsuzluğun yufkasında
parsellenen anıda yeşertmiş içimdeki sevgi, vurma karacayı
bellek kımıltısında öğleüstü, her teşebbüste acımız iç ice
okulun bando takımı hâlâ çalıyor uykularımda

ÇEKMEK MÜMKÜN MÜ SEVDASIZLIĞI

Nereye gidersem gideyim, hangi musluktan su içersem içeyim
izim çözücünün kimyasında bırakır ışığın demir dökümünü
kasket susar, konuşur etin çürümesi, dikerler hikâyelere delgiçle öfke
kimlik fotoğrafı birikir yazıcıların tozlanmış masalarında
nefesin son durağında şemsiyeyi katlayıp bir kenara bırakır bu yaşam

Ustaların günleri de kısaldı, çatlamaya başlamış bastonu
kurumuş müşterilerin getireceği tarçın kokusu
çarçabuk silinir fotoğraftaki iz, dökülür sakalı duvar dibine
duralamadan boşaltır yaşam yüreğimdeki kovayı, sandalye boş kalır
eski imzanın kurşunu dokunmaz kâğıdın diline, geliştirici kelime etmez
yürüyüşüm ağırlaşır çırağı biten mesleklerde, pamuk tarlası gibi dökülür gece
mermerin üstündeki son tarihim sebepsiz kalır, kimse anlamaz tarlakuşunu
dağılır yürekteki vurgunluk, unuturum seviştiğim kadını, yakılır son fotoğraf

Resmini çekmek mümkün mü yüreğimde oynayan özlemin ayak bileklerini
hücreli aynalarda kederi üşüyen kâmilin titremesini surların dibinde
çekmek mümkün mü sevdasızlığı, yaşlanmanın dökülen parmaklarını
ölümü beklemenin bitemez tükenmez zamanını solan bedenin kemalinde

KOŞMAM YURTSUZ

Ne zaman yalınayak çocuk görsem, gerçeğimizin altın bileziklerinde
hayra nasıl yormam gerek bu intiharı hançerlerin eğri ve sivri uçlarında
çorapsız mevsimler geçer gözlerimin önümden
birikir ısırgan otu, zemheri zürafası gibi titrer cıvıltı
bahçesin kırlangıçlı çiti seyrek seyrek sökülür, dökülür açlığım
gülen ağızlarda yavaş yavaş destelenir mahrumluk
varlığıma giren kahpe hayat sırtını döner limanıma

Ne zaman yalınayak çocuk görsem, bizi anlatan fotoğraflarda
bıçak ışıltısı gözleri, masmavi gökte sürüsünü terk eden koyunlar
kıtlık boğazımda düğümlenir, sökülür lodosun ipi
ayağıma batar kupkuru sitem, tortulu hüzün, can verme dirilir
hazır ola geçsem, yaşam copuyla sarılır serçe yuvasına
gülümseme taş olsa da sapanımda, bir sis bombası duyarlılık
kestiğim çam kanatır koşmamı yanık kıyısında resmi mühürlerin

Poëzie middag in Deventer. 2015

Sevgili şiir severler ve şair dostlarım, 6 Aralık 2015 Deventer’de düzenleyeceğimiz şiir etkinliğine; sizlerle şiir üstüne sohbet etmek ve katılacak şair dostların şiirlerini dinlemeye davet ediyorum. Toprağın güzelliği ancak içinde açan çiçeklerden belli olur, gelin etkinliğimizin çiçekleri olun.

Voertaal is Turks. Iedereen is van harte welkom. Organisatie: Nadir Sayin, Kerem Hikmet,  Ferda Gunes Aydin, Arzu Çelik, en Ali Şerik

Festival De Oriënt, Deventer 2016

Festival De Oriënt, een genoeglijke zondagmiddag in de Openbare Bibliotheek Deventer. Het voorprogramma werd ingevuld door de Kunst en Cultuurgroep Deventer met eigen gedichten en muziek. Na de pauze was het optreden van de Turkse dichters Ali Serik en Gülnar Yoldas, allebei woonachtig in Nederland. Beiden schrijven in het Turks en Nederlands en hebben dichtbundels gepubliceerd. Het publiek was zeker geboeid door de gedichten die hedendaags en maatschappij kritisch zijn en emotionele snaren wisten te raken. Tevens was er live – muziek door Mehdi Golshanzadeh afkomstig uit Iran.