Sevdanın Yırtılan Yeri, 2006

ÖZGÜRLÜĞÜN BOYUNDAN ÖPMESİ

Tekrar dönüyorum yamaçtaki yuvama
zakkumun yaprağı nasıl yakamoza düşerse
işte böylesi bir baş dönmesi
Konukluğum her zamankinden daha çıplak
tüm pulunu yitiren kasırga
Elbise giymiyorum, bakın rüzgârlarım açık
sertleşsin yaralar, kabuk bağlasın akşam
Tutkunun dumanı sürülür acıların nargilesine
Bıyığım her sabah biraz daha zaman dışı
Geliyor yalınayak, özlemin dikeninde gül toplayarak dedemin sakalı
ellerim kanasın vapurun iskeleye yanaşmasında

Karanfil yürekli mezar taşı olmadı henüz umutlar
Dönüyorum, bırak şarkı kovsun
kusur yaklaşan kara bir seccade yolu kesen
fidelerin yaprak dökümü elmacık kemiklerde
Panolara yapıştırılan endişe
gebe kalmıyor politik düşünceye
sebepsiz kalmadı havaya fırlatılan taş

Şerbet dökülür seramiklerin altına
sezginin, yokluğun ve varlığın arasında kopan boyunbağı
harcını katmak zorunluluğu toynak pot kırmaların inşaat sırasında
Bilinir, hatanın kız sesiyle haşır neşirim
fakat zor geliyor nefes almak hastalığın yatağında
sürekli düşünmek nereye gideceği bu can vermenin
Yöneliyorum koklamak için sokağın sıcak vücudunun
şefkatine dokunmak için taşralıların
sevincine, haykırışına, gülmesine takılmak
Geri dön otun yeşilliğinde gizlenen süte
şarapta üzüm, buğdayda ekmek ellerini bekleyen
Bağışla, tekrar terk edersem
bulmak için insanda yitirdiğim özgürlüğün boyundan öpmesini
Böceğin vızıltısında uyandı tencere
ve sustu kaynayan su

İPTEKİ TÜM DÜĞÜMLER

Öykünü anlatacağım
Şekere bakar gibi bakan çocuklara
sökmem gerekti ipteki tüm düğümleri

Anlayabilirler mi diye düşünüyorum
Yüzünü taşıyan kitap nesli tükenmiş bir kuş gibi uçup gittiğini
Sarılırlar mı gözlerinde parıldayan umudun tutamacına
Korkmaz mı çocukları hayatın yarasında akan hortlaklardan
Öğrenebilirler mi ağustosun memesini nasıl aradığını kuzuların

Nasıl anlatmalıyım dostum
düşmanına selam vermek zorunda kalmaları
işçinin çilesini ve vurdumduymazlığını pazarlarda
emeğe nasıl değer biçildiğini borsanın ve ihalenin telefon çalmalarında
Konserve kutusunda hafiften paslanmış sevincini anlatmazsam
nasıl anlayacaklar çiçeğin yaprağını yolan insan sevgisini
Tanrıların nasıl yaratıp sunakların yıkıldığını
kenti kurup tahrip edildiği küçük kaşıklarla
surların taşı bulutların gitmediği yerlerden insan ve hayvan gücüyle taşınması
Öldü kentin halkı kendi nabzında
susar değnek, kadın ticaretçileri oturur namusa

Gözleri şeker yalar gibi bana bakmaktalar
elleri özlemin yanağından daha yumuşak
dudaklarında hayatın kırmızı rengi
şimdilik korkusuz bakarlar büyük insana
bir başka tatlı gülmeleri, iyilikten başka bir şey beklemez ağlamaları
Bağışla dostum, haydın çocuklar dondurma yemeye

GEREK KALMAZ

Uzaklarda gök gürlemesi
rüzgârın ve bulutun elinde olduğuna göre kaderim
çünkü duldalanacak yer yok bu şiirde
ıslanacağım demek birazdan

Güneş sıcaklığını mıhlar gölgenin etrafına
ha bire kavrulan toprağı eşer tolgasıyla
Bahar tüm yeşilliğini yaza atar tohumunu saçarak
kuraklık kökün içine saldırır, dağılır hüzünlenme
kertenkele kaçar nöbetinden

Yazlıktaki bahçenin içindeki çamın yarısı yeşil
diğeri yarısı malum
İnsanda genç yaşta bölünür özlemlere
birdenbire düğümlenir hava, çatallaşır yol
Burkulur yürek her öpüşmede, yolun iki tarafında

Dünyayı bir kenara katlayıp
açıp peyindir ve ekmeğine sarılmış bohçayı
bulutların gri çardağında kekik kokar çağ
Gözümü yumup nefesimdeki kalbi dinlerim
nedense bahçenin dışına atılan küfürdür yabancılığım

Bahçedeki demirliğin arasında örümcek ağı
her sabah toplanır gece kelebeğin kanadı
sebepsiz yere zambak çiçeklerini açar sıkıntımda
Her yağmurda ıslanır iradem
ıslandığı sürece sıcak bedeni vatanın

DİLİNDEN ÖPERİM TÜM SARILMALARIN

Ağrıyan coşkuyu sırtladım
kimi zaman doğum sancıları göbek bağını kesen
kimi zamanda uzun bir mektup yırtılan konuşmaların arasında
Maydanozun yeşili damarı, azaptan akan su arı

Susan ürkekliği taşıyorum
apartmanın boynunda sallanan çamaşır ipleri
her an biri bırakır nefes almasını aramızda
Dar yine kaç, nerde olursa olsun kırlangıç
kanadının tekini bırakıp gider seyir defterinin arasına
sonra vurulur zeytin gibi gökyüzünden

Yasaklanmış çocuk parkı yüklendi kaburgalarıma
kovulduğum kente geri döndüm
Sürgüne gönderilen duygunun kasabası boşaltılmış
Kardeşimin son mezarı kazınır
her seferinde mezara daha genç
daha genç insanı yatırmak zorunda kalan yakarış
küfür eder dolu dolu yaşamın ipindeki boncuklara
bu benim susma alışkanlığım

Sürüngen kendisini döllüyordu, çiftleşiyordu yalnızlıkla
Adım hep yabancı, uğursuz, hep git geri dönme
ağrıyan kırk üç yaşım konur desensiz çorba tabağına
hiddetlenmeniz bari gümüşten olsun ey sokakların cambazı
gümüşten olsun gözleriniz, dilinden öperim tüm sarılmaların

Çocukken bacamızda öten baykuşlar uğursuzluktu
şimdi baykuş toplanır iflas eden mahalle dükkânlarında

Mutluluğun Gülümsemesi, 2007

AĞLARDI GECELEYİN ÇOCUKLUĞUM

Duvar kabartmalarıyla yüzünü süsler sokak
basamağın üstüne çocukluğum yeni baştan oturur
babam yaprakta haziran ve her yaprakta ayın ilk kıvamı
annem mevsimlerin tüm yaprağı, menzilini döken
pencerenin demirlikleri durduramaz sefaleti

Oyunun kaynağından peri devşirir dünyamı
çuvalında kendi kaderini öpüp uyanır çizmeli kedi
ejderha ateş püskürtür, dolaba gizlenir dev
masalın sonu gülümseme, dünya hep aynı kalırken
pürüzlü havaya sığınır karga, tilki ve annemin gözyaşları

Yatmadan önce süvari alayı geçer pencerenin önünden
korkan bir yaştayım, korkarım korkanın umudundan
baykuş dalından inmez, çekirge ninni söyler
bir kişneme, bir ilkyaz, keloğlan günahsızlığı
dünya masalsız olsaydı, nasıl ağlardı geceleyin çocukluğum

MUTLULUĞUN GÜLÜMSEMESİ

Ömrüme ara sıra mutluluğun gülümsemesi isabet eder
yağmurun nabzı kurumamış içinde saklandığım sandıkların
kaldırımlarını sökeriz geride bıraktığımız yangınların
ağlar günbatımı gözümde, anahtarı kırarım kederin içinde
oyunu bozulmuş çocuk gördüm üşümemin ortasında
kanat şakırtıları hep yeniden başlar yırtık hırkasında
kaçının emaneti gelip yapışmadı resmime
serçe seker günlerin dipçiğinde, ağlar kız kardeşim
dağılır adımım, fişeği boşalır boyun bükmenin
dinleniyor yeleğinde birinin tebessümü
karbon kâğıdı ufacık öfkesini bırakır süngerin üstüne
ve gece: sakin, terliksiz, ter soğutan anlımda

Yorgun düşmüşün döşeğinde erken kalkmanın sabah saati
geçim derdinin kımıldattığı salkım tanesi baş uçta
karanlığa sarılan börtü böcek, doğanın yasalarını genişletir
gökyüzünün ambarına dokunmama rağmen
varoşların göğü bambaşka, duygu sarılır kekik kokusuna
kentin uzak sahilinde martı seslenir budanmış denizine
iplik iplik ezberlediğim gecekondu dökülür naylon halılara
hışımla ağlar tokasının kopan lastiğinde ablam
bektaşiüzümü dökülür minicik nutuklarına
çamurlu yolculuğun güvertesine iner gezinti
fırtınada esen çocuk, yoksulluğun durağında bekler
bebek ağlamasını duyuyorum uzakta, ölürcesine öksüz

ADLARI ESKİSİNDEN DAHA İNCE

Çocuklar karışmış sürekli kırmızı kalemle karalanan sicilime
hatıramdaki sokak en az iki adım küçülmüş
iki adım büyümüş sevgim bu dokunaklı şafak vaktine
beni döven çaylaklar ağırbaşlı birer ustabaşı
yolun virajları daha keskin, ayrılık hâlâ acımasız
soba eskisi gibi aç kömüre oduna sıcaklığımıza
okul sırası beklemekte ağabeyimin gizli gizli sigara içmesinde
yollardan evler dikilmiş, damlarda sürekli taşlar

Çocukluğumdaki arkadaşları tanımadım, gözlerinde yüzümü görünce
adları eskisinden daha ince, rüyaları virane tümseği
gelişim ayaküstünde bitti, yuvasından hiç uçmadı leylek
hiç geri dönmedi tarih, tohumun kabuğunu soymadı
kaçımız terk etti dünü, bu güne dokunmadan kaçı uzandı sevdiğine
döktü tüm fındıklarını ağaç, toplandı öfke umutsuzluğun yufkasında
parsellenen anıda yeşertmiş içimdeki sevgi, vurma karacayı
bellek kımıltısında öğleüstü, her teşebbüste acımız iç ice
okulun bando takımı hâlâ çalıyor uykularımda

ÇEKMEK MÜMKÜN MÜ SEVDASIZLIĞI

Nereye gidersem gideyim, hangi musluktan su içersem içeyim
izim çözücünün kimyasında bırakır ışığın demir dökümünü
kasket susar, konuşur etin çürümesi, dikerler hikâyelere delgiçle öfke
kimlik fotoğrafı birikir yazıcıların tozlanmış masalarında
nefesin son durağında şemsiyeyi katlayıp bir kenara bırakır bu yaşam

Ustaların günleri de kısaldı, çatlamaya başlamış bastonu
kurumuş müşterilerin getireceği tarçın kokusu
çarçabuk silinir fotoğraftaki iz, dökülür sakalı duvar dibine
duralamadan boşaltır yaşam yüreğimdeki kovayı, sandalye boş kalır
eski imzanın kurşunu dokunmaz kâğıdın diline, geliştirici kelime etmez
yürüyüşüm ağırlaşır çırağı biten mesleklerde, pamuk tarlası gibi dökülür gece
mermerin üstündeki son tarihim sebepsiz kalır, kimse anlamaz tarlakuşunu
dağılır yürekteki vurgunluk, unuturum seviştiğim kadını, yakılır son fotoğraf

Resmini çekmek mümkün mü yüreğimde oynayan özlemin ayak bileklerini
hücreli aynalarda kederi üşüyen kâmilin titremesini surların dibinde
çekmek mümkün mü sevdasızlığı, yaşlanmanın dökülen parmaklarını
ölümü beklemenin bitemez tükenmez zamanını solan bedenin kemalinde

KOŞMAM YURTSUZ

Ne zaman yalınayak çocuk görsem, gerçeğimizin altın bileziklerinde
hayra nasıl yormam gerek bu intiharı hançerlerin eğri ve sivri uçlarında
çorapsız mevsimler geçer gözlerimin önümden
birikir ısırgan otu, zemheri zürafası gibi titrer cıvıltı
bahçesin kırlangıçlı çiti seyrek seyrek sökülür, dökülür açlığım
gülen ağızlarda yavaş yavaş destelenir mahrumluk
varlığıma giren kahpe hayat sırtını döner limanıma

Ne zaman yalınayak çocuk görsem, bizi anlatan fotoğraflarda
bıçak ışıltısı gözleri, masmavi gökte sürüsünü terk eden koyunlar
kıtlık boğazımda düğümlenir, sökülür lodosun ipi
ayağıma batar kupkuru sitem, tortulu hüzün, can verme dirilir
hazır ola geçsem, yaşam copuyla sarılır serçe yuvasına
gülümseme taş olsa da sapanımda, bir sis bombası duyarlılık
kestiğim çam kanatır koşmamı yanık kıyısında resmi mühürlerin

Poëzie middag in Deventer. 2015

Sevgili şiir severler ve şair dostlarım, 6 Aralık 2015 Deventer’de düzenleyeceğimiz şiir etkinliğine; sizlerle şiir üstüne sohbet etmek ve katılacak şair dostların şiirlerini dinlemeye davet ediyorum. Toprağın güzelliği ancak içinde açan çiçeklerden belli olur, gelin etkinliğimizin çiçekleri olun.

Voertaal is Turks. Iedereen is van harte welkom. Organisatie: Nadir Sayin, Kerem Hikmet,  Ferda Gunes Aydin, Arzu Çelik, en Ali Şerik

Festival De Oriënt, Deventer 2016

Festival De Oriënt, een genoeglijke zondagmiddag in de Openbare Bibliotheek Deventer. Het voorprogramma werd ingevuld door de Kunst en Cultuurgroep Deventer met eigen gedichten en muziek. Na de pauze was het optreden van de Turkse dichters Ali Serik en Gülnar Yoldas, allebei woonachtig in Nederland. Beiden schrijven in het Turks en Nederlands en hebben dichtbundels gepubliceerd. Het publiek was zeker geboeid door de gedichten die hedendaags en maatschappij kritisch zijn en emotionele snaren wisten te raken. Tevens was er live – muziek door Mehdi Golshanzadeh afkomstig uit Iran.

Verzamelbundel Doorbloeiend Heimwee

WIJ KREGEN EEN GEIT CADEAU

Wij kregen een geit cadeau
wat moeten wij met een geit dacht ik
een lelijk beest met een sik
om te grazen lieten wij haar in de tuin
eerst at ze het gras op, daarna de schuur, de schutting
waar is het mes, schreeuwde ik
wij moeten dat beest slachten
maak je geen zorgen zei mijn vrouw
het is maar een mager geitje
toen at het beest de voorgevel van het huis
waar is het mes, schreeuwde ik nogmaals
het is tegen de wet, zei mijn vrouw
om een geit te slachten in je huis
het dak van het huis was intussen verdwenen
wij moeten aan de wet gehoorzamen
zei mijn vrouw terwijl ze toekeek
hoe haar garderobe verdween in de bek van het monster
ik werd wanhopig, belde enkele vrienden
ook zij hadden een geit cadeau gekregen
het is ons lot zeiden de stemmen aan de andere kant
mijn hele huis was verdwenen in dat monster
nu loopt dat beest naar mijn auto
laat het beest met rust, zei mijn vrouw
wat hebben wij aan een auto
als wij geen huis meer hebben
toen liep de geit naar mijn vrouw
ze schreeuwde van angst om hulp
op de grond lag alleen nog het mes

Uit: DOORBLOEIEND HEIMWEE. Uitgever: Free Musketeers, 2011

DIE DAG

Een zwarte zangeres op het podium
met haar betoverende stem
buigt nederig voor haar publiek
het publiek, een staande ovatie
Wat een mooie foto zal dit zijn
in het album van de eeuw
maar de fotograaf van de troonzaal
heeft het te druk op het slagveld
met hartverscheurende klaagliederen van moeders
Zodoende zal er geen foto zijn van deze avond
de zangeres zal uiteindelijk sterven, het publiek
voor haar en na haar
Alleen het applaus
ook al zal het lijkbleek zijn
zal men terug kunnen vinden in de verre toekomst
als men deze dag opgraaft tussen de puinhopen

Uit: DOORBLOEIEND HEIMWEE. Uitgever: Free Musketeers, 2011